İstanbul’un karanlık dehlizlerinden sahnelerin tozlu ışıklarına, edebiyat dünyasının en karizmatik canavarı geri dönüyor. Okan Bayülgen’in yazıp yönettiği ve başrolünü üstlendiği "Drakula", sıradan bir tiyatro oyunundan ziyade, seyirciyi hipnotize eden gotik bir şölen vaat ediyor. Bram Stoker’ın ölümsüz eserine modern ve aykırı bir bakış açısı getiren bu yapım, izleyiciyi Viktorya dönemi ile günümüzün sert estetiği arasında tekinsiz bir yolculuğa çıkarıyor.
Sahne üzerinde devleşen iki uç isim; Okan Bayülgen ve Hayko Cepkin, bu karanlık masalı adeta bir rock operası atmosferine bürüyor. Bayülgen’in zekice kurgulanmış metni ve nev-i şahsına münhasır oyunculuğu, Drakula’nın o bilindik ama ürkütücü cazibesini yeniden tanımlıyor. Hayko Cepkin’in oyuna kattığı o mistik ve güçlü enerji ise, atmosferi sadece izlenen değil, her bir notasının iliklerde hissedildiği devasa bir performansa dönüştürüyor.
Görsel tasarımıyla göz kamaştıran oyunda, ışık ve dekor kullanımı sizi bir şatodan bir akıl hastanesine savururken, hikaye boyunca aşkın, ölümsüzlüğün ve yalnızlığın sınırları zorlanıyor. Klasik Drakula anlatısının dışına taşan bu yorum, popüler kültürün klişelerini bir kenara bırakıp karakterlerin psikolojik derinliklerine iniyor. Her sahne, seyirciye "Acaba gerçek canavar hangimiz?" sorusunu sorduracak kadar keskin bir ironi barındırıyor.
Eğer sıradan bir tiyatro akşamından fazlasını bekliyor, ruhunuzun karanlık köşelerine dokunacak bir estetik arıyorsanız, bu randevuyu kaçırmamalısınız. Drakula, sadece bir korku hikayesi değil; iki dev ismin sahnede kurduğu yüksek tansiyonlu bir sanat manifestosu. Perde açıldığında kendinizi Transilvanya’nın sisli havasında bulmaya hazır olun; çünkü bu gece, ölümsüzlük hiç bu kadar çekici görünmemişti.
Daha önce heyacanla izlemiştim...