Cumhuriyet vizyonuyla antik mimarinin buluştuğu Harbiye Açıkhava, 1947'den beri İstanbul'un kalbinde tarihi, müziği ve yıldızlı yaz gecelerini birleştiriyor.
İstanbul’un kalbinde, Dolmabahçe Vadisi’nin serin esintisini arkasına alan öyle bir mekân vardır ki, sadece şarkıların değil, şehrin hafızasının da yankılandığı yerdir orası. Çoğumuzun sadece "Harbiye Açıkhava" diye bildiği, asıl adıyla Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu; asırlık ağaçların gölgesinde, yıldızların altında yükselen anıtsal bir sanat mabedidir.
Harbiye Açıkhava’nın hikâyesi, aslında modern bir İstanbul yaratma idealinin en zarif parçalarından biridir. 1930’lu yıllarda efsanevi Fransız şehir planlamacısı Henri Prost, İstanbul’u yeniden tasarlarken bu vadiye baktığında, şehrin ruhunu doyuracak devasa bir kültür parkı hayal etmişti. Bu hayal, dönemin vizyoner valisi ve belediye başkanı Lütfi Kırdar’ın kararlılığıyla birleşti.
Takvimler 15 Temmuz 1946’yı gösterdiğinde ilk harç atıldı. Genç Cumhuriyet’in yetenekli mimarları Nihat Yücel ve Nahit Uysal, antik çağın o büyüleyici amfitiyatrolarını modern çizgilerle buluşturan ikonik bir projeye imza attılar. Yapımı küfeki ve Uzunköprü taşlarının renk nüanslarıyla ilmek ilmek işlenen tiyatro, henüz tüm eksikleri bitmemiş olsa da 9 Ağustos 1947’de kapılarını ilk kez açtı.
İlk Perde, İlk Alkış: Harbiye’nin o devasa sahnesinde yankılanan ilk replikler, modern bir esere değil, binlerce yıllık bir efsaneye aitti. Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçıları, Sofokles’in ölümsüz trajedisi **"Kral Oidipus"**u sahneleyerek bu taş basamakları sonsuza dek sanatla mühürlediler. Eksikleri Alman yönetmen Carl Ebert’in sahne tekniği dokunuşlarıyla 1950’de tamamen biten yapıya, 1958 yılında şehrin eski belediye başkanlarından Cemil Topuzlu’nun adı verildi.
Harbiye Açıkhava, mimari açıdan tam anlamıyla bir "uyum" anıtıdır. Sırtını yasladığı doğal eğim sayesinde, Epidaurus veya Hierapolis antik tiyatrolarının o büyüleyici akustiğini ve yerleşim planını andırır. Ancak klasik Antik Yunan veya Roma tiyatrolarından farklı olarak, kendine has 105 derecelik açısıyla ve düz bir sahneye bakan yarım daire biçimindeki gradenleriyle (seyirci basamakları) modern çağın ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir.
Yaklaşık 4.000 kişilik bu dev amfitiyatroda sahne o kadar geniş tutulmuştur ki, aynı anda 200-300 figüran özgürce hareket edebilir. Basamakların tam ortasında yer alan o gizemli küçük kule ise eski zamanların sinema ve dia gösterimleri için tasarlanmış bir projeksiyon odasıdır.
Bugün Harbiye, İstanbullular için bir mekândan çok daha fazlasıdır; o, her yaz tekrarlanan mistik bir ritüeldir.
Sıcak bir İstanbul akşamında basamaklarda yerinizi aldığınızda, yanınızdaki yabancıyla paylaştığınız minder, ortak bir heyecanın başlangıcı olur.
Işıklar söndüğünde ve sahneden ilk notalar gökyüzüne, oradan da hemen arkadaki Maçka Parkı'nın ağaçlarına doğru yükseldiğinde zaman durur.
Zeki Müren’in kadife sesinden Sezen Aksu’nun gözyaşlarına, dünyaca ünlü filarmoni orkestralarından rock efsanelerinin isyanına kadar bu toprakların en parlak duyguları bu taşlarda birikmiştir.
Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu, sadece beton ve taştan ibaret bir mimari yapı değildir. O, geçmişin estetiğini bugünün ritmiyle birleştiren, İstanbul’un nefes alan, şarkı söyleyen ve asla yaşlanmayan ruhudur. Ne zaman bir yaz gecesi yolunuz Harbiye’ye düşse, rüzgârın sesine kulak verin; size yetmiş yılı aşkın bir süredir biriken alkışların hikâyesini fısıldayacaktır.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!